13 Mayıs 2014 Salı

Sanatçının Mutat Davranışı Üzerine

Sanatçının (!) Mutat Davranışı  Üzerine


           
99 yaşından 364 gün almış bir sanatçının ağzından konuşuyor olmak…
Uzun yıllar yaşamış olduğum bu dünyada çok şey gördüm, ve onun üzerinde eskiden yaşamış olanlar hakkında çok şey okudum. Hayatın tüm curcunası arasında en kayda değer deliliğe, parıltıya ve Rotterdamlı olan Erasmus’un övgüsüne laik olanlar çağdaş sanatçılardır diyebilirim. Şimdi başımızı bu konuya çevirebiliriz.
Şunu ilk cümlede belirtmekte fayda var, benim takdire şayan gördüğüm sanatçılar, aslında yenidünya düzeninde sanatçı damgasını yemiş olan kesimdir. Bunları, eski tabir ile dışkısına cila sürmek konusunda en kabiliyetli olanlardan sayabilirsiniz. Geri kalanlar ise Eskidünya düzeninde sanatçı denilenlerdi. Onlar, dedelerimin ve atalarımın sanatçı dedikleridir. Kendilerini tüm süslü söylemimin dışında tutuyorum. Zira kendileri de bunu tercih ederlerdi.
Gözlerime kötü gelirken oturarak dinlenme olanağı sağlayan televizyonumu izlerken, bu yenidünya düzeni modeli sanatçıları daha yakından görme fırsatı bulabildiğim için televizyonun sağladığı mutluluğa benzer bir mutluluk yaşıyorum. Bir yandan rahatsız oluyor, diğer yandan da gülümseyerek eleştiriyorum.
Eminim sizde şu anlatacaklarıma aşinasınızdır. TV’de ustaca sergiledikleri ciddiyetleri, izleyenleri, onların farklı bir yücelik düzeyinde yaşam formları olduğuna inandıracak biçimde içi boş ve tiyatraldır. Ne var ki, altından kalkamadıkları sorulara verdikleri, edebiyatın “Beat” akımına benzetilmeye çalışılan; sanatçıya özgü olduğuna inandırıldığımız, sarhoşça, anlaşılmaz cevaplarıdır. Bunların yanı sıra her an her şeye ağlayabilme potansiyelleri de mevcuttur (sanatçılar aşırı duygusal olurmuş çünkü). En önemlisi, zaman zaman karşısındakilere dışkıymışçasına bakışları onları anlaşılmazlığın yücelttiği ulaşılmazlığa taşır. Günümüzde birçok tezadı bir bünyede barındırabilme hakkına en çok sahip olan yaşam formu bu tip sanatçılardır gibi gözüküyor. Bu süslü anlaşılmazlık aslında yaptıkları sanat eserlerinin tabanında da mevcut değil mi?
Cesaretli gençlerin, bu sanatçıların sergilerinde dolaşırken, “sanat bunun neresinde?” sorusu karşısında, “sanattan anlamıyorsun” yaftası yedirilerek ezilmeleri hali, çok sık duyduğum ve okuduğum bir durum. İşin enteresanı, cesaretli genç gibi karşı karşıya kaldığı işten hiçbir şey anlamayanların gence bu yaftayı yapıştırmaları. Kıssadan hisse her zaman sevilmiş bir gurur kaynağı tipi olmuştur.
 Sanatçıların en vurucu yanları olan görünümleri için harcadıkları maddi ve manevi mesainin meyvesi de bir o kadar gariptir. Moda’nın kirli sokaklarından fırlayıp üstün anlayışlı bu insanların üzerlerine yapışarak onları yücelten giyim tarzları ve cool olduğu kadar da ciddi ve itici duruşları… Eskiden, benim zamanımda bunu soru sorulmasından çekinen kişiler bir çeşit “geri dur” önlemi olarak kullanırlardı. Çünkü cevabı verilemeyecek her soru öğrenmeye çalıştıkları sanat piyasasında onları zor ve küçültücü bir duruma düşürürdü. Bu günlerde ise bu “geri dur” uyarısı, sınıf ayrımının en ezici “geri çekil, haddini bil!” uyarısı olmuş. Çağdaş sanatçılar, kültür adamları, sizler ve bizler. Ne kadar garip ayrıştırılmış bir kalabalık.
Peki, bu kendinden emin ciddiyeti kişinin kendi üzerinde hak görmesini sağlayan nedir? Bu büyük sanatçılar ne yapıyorlar da bizleri kendilerinden çok farklı bir yerde tutmayı kendilerine hak görüyor, ve her fırsatta bunu dile getiriyorlar ya da farklı şekilde ortaya çıkartmaktan büyük haz duyuyorlar?
Aramızdaki en büyük fark sanatçı olmak ya da halk olmak farkı öyle değil mi? Benim ve atalarımın zamanında sanatçı değil, zanaatçı eser üreten kişiydi. Eseri yani geleneksel eseri şöyle tanımlarsak hata yapmış olmayız sanırım: “Biçimsel uyum, zanaat ve teknikte ustalık, düzen ile karmaşa arasındaki dengeli ilişki ve bunların bir kompozisyon içine entegre edilmesi.” Sanatçı ise bundan bir adım ilerde, daha önce eşine rastlanmamıştık duygusu uyandıran, yeni üslupta, yeni teknikte ya da yukarıdaki tanımı katletmeden yeni bir şey içeren herhangi bir eser ortaya çıkartandır. Yani babacan sanatçılarımız ile aramızdaki en temel fark ikinci sırada gelen yenilikçi olan satırlar.
Mevcut anlayışta, ülkemizdeki yaşayan sanatçı sayısını hesaplayacak olursak sanat tarihine girmiş tüm sanatçıların sayısının kaç kere solda bırakır bilmiyorum. Ne var ki bu kadar çok yenilik, bu kadar çok güçlü iş ne zaman çıkartıldı, maalesef bunu da bilmiyorum… Bu durumda yukarıda sanatçı ve zanaatçi arasındaki farkın anlatıldığı satırlara Ortaçağ savaşçılarının sahip olabileceği bir cesaret ile saldıracak çok kişi çıkacaktır eminim.
 Rahmetli arkadaşım Schönberg’in sözünü hatırlatmak istiyorum, “Yeni sanattan söz etmek gerekmez, sözü edilen sanat ise zaten yenidir” Toprağı bol olsun, ona sonuna kadar katılıyorum. Eğer yaptığınız iş ile sanatçı olarak anılacaksanız bunu göz ardı etmeniz, bu gün sizin gibi canlı olmayan, ne var ki ismi her zaman anılacak olanlarca da kabul edilmeyecektir. Her neyse, yaptığınız iş tanıma uymuyorsa, zanaatçısınız ve ayıbı yok. Eğer bu yaşlı adamı dikkate alıyorsanız en az sanatçılar kadar saygı duyarım zanaatçılara.
Yaratım süreci arkadaşlarım… Yeni bir şey yaratım süreci. 100. Yaşıma girmeme bir gün kala şunu düşünüyorum. Bizler, ne yaratırsak yaratalım, zaten Tanrı’nın binlerce (bazıları milyar diyor, hadi neyse onlara karışmıyorum, kıyam günü şüphesiz görüşürüz.) yıl önce yaratıp bitirdiği işleri taklit etmekten başka ne yapıyoruz? Var olanı dönemine göre en gerçekçi şekilde (Akademizm), bir dönem sonra da göze en hoş görülür şekilde (özellikle Modern Sanat akımları ve eğilimleri) taklit edebiliyor olmanın neyi ile gurur duyar aklıselim bir insan? Evet, konumuz deliliğe övgü…
Bir ressam olarak hayatım boyunca ürettiğim eserler doğadan, insandan ve çevremizin dışında neydi? Soyut resimler, dışavurumun türlü halleri, Kübizm, Orfizm ya da ne isterseniz, bunları temel şemalara böldüğünüzde, aynadaki suyun yansımadan, kelebeğin kanadındaki motiften, ya da mikroskop altındaki maddenin sınırsızlaşmaya başlayan görüntüsünden ne kadar uzağa düşürebilirim? Hiç uzağa değil… Yineliyorum, Yapılan hiçbir resim, hepimizin Yaratıcısı olanın yarattıklarını tertipleyip bir düzen içinde dizdiğimiz (dizayn diyebilirsiniz) işlerden başka bir şey değil. Taklit edebildiği için delice bir kibre kapılan yüce sanatçılar, sizin için son günlerde revaçta olan sanat terapisi tedavisi eminim iş yapmayacaktır, ama yine de yaşlı bir adamdan küçük bir çağrışım paketi olsun.
Yenilikler dedim, iyi hatırlayın, Massacio’nun perspektifi, Da Vinci’nin Sfumatosu, Rahmetli arkadaşım Signac’ın, kimyacı arkadaşlarından öğrendikleri ile Divizyonist fırça vuruşlarına kadar hepsi yenilikti ve zaten doğada mevcuttu. Siz ve biz onlara sanatçı dedik. (biraz da ben ayrımcılık yapayım, ana akımın büyük kısmını oluşturan sapkın kısmı dışında, çünkü saydığım bu isimler onları pek ilgilendirmiyor, onları fosil olarak görüyorlar. Ama yaptıkları işler genellikle 3. Sınıf kopyalarından da ileri gidemiyor).
Ressam olduğum için resimden örnek verdim, bu örneğimi her sanat dalı üzerine bir çamur gibi atabilirsiniz… Ya da su gibi, öyle ki makyajı aksın ve altındaki gerçek ortaya çıksın.
Amerikan edebiyatının en önemli isimlerinden William Saroyan, ölümünden sonra yazım tekniği dünya edebiyat tarihine Saroyanesque olarak kazınan arkadaşım, “benim konum insandır” derdi. Yani edebiyatçı da diğerleri, diğerleri de edebiyatçı gibi konusunu yaratılanlardan alıyor.
Ben sizin için yaşlı ve uzun konuşan, belki sıkıcı biriyim, tahmin edebiliyorum, ama lütfen biraz daha sabredin de size sanatçının geçmişten geldiğini düşündüğüm travmasını kısaca hatırlatayım. Bunu yine günümüz yüce sanatçılarına bağlayacağım.
Antik Mısır sanatını icra edenlerin köleden farksız çalışma tempolarından, Antik Yunan’da korunma altına alınmasına gerek görülecek durumda olan zanaatçı ve sanatçılar… En travmatik olanlarından bir diğeri de Roma dönemindeki sanatçı ve zanaatçıların alt zümreden Roma vatandaşı sayılması. Rönesans’ta ise tüm dehalarına rağmen parası çok olan, sizin bu gün “kıro” diye tabir ettiğiniz ruhaniyette olduğunu düşündüğüm zengin adamların ve despot din adamların emrindeki kişiler olduğunu hatırlayın.
İşte o günlerde maruz kaldıkları tavır, belki onları “zor insanlar” haline getirmiş olabilir, böylece etraf taraf ile olan diyaloglarını istedikleri seviyede tutabilmek için gösterdikleri bir etkinin meyvesini yemiş oluyorlardı. Bu onlar için önemli bir kontrol aracı. Onlara hak verebilirim hiç şüphesiz. Ama o günlerden bu günlere benim yaşımın kaç misli vakit geçti ve dünya değişti. Sanatçı artık saygı görüyor. Buna rağmen garip bir sarhoşluk halinde.
Günümüzde gerçek sanatçılar, sanatçı olmayıp, vasat bir zanaatçı bile olmayı başaramayacak adamların suni parıltısının gölgesin çekilmiş, zürriyet sayılacak çıraklara feyz olamayacak şekilde ziyan oluyor. Bunları bir kenara bırakıyorum. Parıl parıl parlayan günümüz sanatçılarını TV’de her gördüğümde, tutundukları tavrın özüne, gerçek sanatçının ziyan olduğu karanlıktan daha da vahim durumdaki psikolojilerine dönüyorum.
Özünde, kendilerine güvensizliğin ördüğü, medya ile delinmez hale getirilen hastalıklı zırhın varlığı yok mu… Herakles’i öldüren gömlek geliyor aklıma. Bir gün o gömleği mutlaka bu sanatçılarımıza da birisi, birisi değilse bile zaman giyindirecektir.  (Ne var ki Schönberg ve diğerleri asla ölmezler)
Eğer katılıyorsanız, sanatçının aslında etkili ve daha önce herhangi bir insan tarafından denenmemiş ne var ki evrende mevcut var oluş hallerini işleri ile ortaya çıkartabilen kopyacılar olduğunu anlattım. Aklıselim sanatçı arkadaşlarım Yüce Yaradan’ın işlerinden feyz aldıkça Onu yücelttiler.
Çağdaş ve sapkın kesime ait olan parlak sanatçılar ise, benim arkadaşım olan sanatçıları kopyaladıkça kendinden geçip kendilerini ilah sanmaya başladılar. Durumun vahameti dehşetengiz.
Bu insanlar, gözlerimi yoran TV’de oldukça, sanatçılık, Batılı ülkelerdeki toplumların ulaştıkları saygınlığa erişemeyecek. Gençlerin sanata teşvik edilmesi bu yolda olduğu sürece de yeni sanatçılar kuvvetle muhtemel onların gölgelerinde ya onlar gibi parlak sanatçılar olacaklar ya da o gölgenin varlığında ziyan olan gerçek potansiyel sahipleri olacaklar. Ziyan olan kesimin yaptıkları işler, yenidünya sanatçılarının yıllardır şekillendirdiği gözler(halk) tarafından seçilemeyecek, ana akım cilacı sanatçıların eseri ile şekillenip gidecek…
Bir de tüm bu durumdan büyük paralar kazanan ve cilacı sanatçıları daha yükseklere taşıyan bir kesim var. Çağdaş sanat tacirleri… Özellikle de sonradan parayı tecrübe eden dişi tacirlerin, en ufak şeylere ters oranda, rahatsızlık verici kahkahalar ile karşılık vermeleri, zengin erkekler için tablolardan daha önemli cilveli ruhaniyet… Sanki bu sanatı ölümsüz kılmak için çalışan misyonerler...

Her neyse, bu yazıyı daha karanlık bir tablo haline getirmeden, Dante’nin şu sözleri ile noktalıyorum:
“ Ey akıl gözleri kapanmış, gerisin geri giden, kendini beğenmiş, bahtsız Hristiyanlar,
 Hiçbir şeye bürünmeden adalete kanat çırpan melek kelebeğini oluşturmak için kozadan çıkan tırtıllar olduğumuzu görmüyor musunuz?
Niye yükseklerde uçuyor ruhunuz? Gelişmesi bitmemiş tırtıllar gibi kusurlu böcekler olduğunuzu bilmiyor musunuz?”

05.02.2014 
Baykar Demir


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder