Sanatçının (!) Mutat Davranışı Üzerine
99
yaşından 364 gün almış bir sanatçının ağzından konuşuyor olmak…
Uzun
yıllar yaşamış olduğum bu dünyada çok şey gördüm, ve onun üzerinde eskiden
yaşamış olanlar hakkında çok şey okudum. Hayatın tüm curcunası arasında en
kayda değer deliliğe, parıltıya ve Rotterdamlı olan Erasmus’un övgüsüne laik
olanlar çağdaş sanatçılardır diyebilirim. Şimdi başımızı bu konuya çevirebiliriz.
Şunu
ilk cümlede belirtmekte fayda var, benim takdire şayan gördüğüm sanatçılar,
aslında yenidünya düzeninde sanatçı damgasını yemiş olan kesimdir. Bunları,
eski tabir ile dışkısına cila sürmek konusunda en kabiliyetli olanlardan sayabilirsiniz.
Geri kalanlar ise Eskidünya düzeninde sanatçı denilenlerdi. Onlar, dedelerimin
ve atalarımın sanatçı dedikleridir. Kendilerini tüm süslü söylemimin dışında
tutuyorum. Zira kendileri de bunu tercih ederlerdi.
Gözlerime
kötü gelirken oturarak dinlenme olanağı sağlayan televizyonumu izlerken, bu yenidünya
düzeni modeli sanatçıları daha yakından görme fırsatı bulabildiğim için
televizyonun sağladığı mutluluğa benzer bir mutluluk yaşıyorum. Bir yandan
rahatsız oluyor, diğer yandan da gülümseyerek eleştiriyorum.
Eminim
sizde şu anlatacaklarıma aşinasınızdır. TV’de ustaca sergiledikleri
ciddiyetleri, izleyenleri, onların farklı bir yücelik düzeyinde yaşam formları
olduğuna inandıracak biçimde içi boş ve tiyatraldır. Ne var ki, altından
kalkamadıkları sorulara verdikleri, edebiyatın “Beat” akımına benzetilmeye
çalışılan; sanatçıya özgü olduğuna inandırıldığımız, sarhoşça, anlaşılmaz
cevaplarıdır. Bunların yanı sıra her an her şeye ağlayabilme potansiyelleri de
mevcuttur (sanatçılar aşırı duygusal olurmuş çünkü). En önemlisi, zaman zaman
karşısındakilere dışkıymışçasına bakışları onları anlaşılmazlığın yücelttiği
ulaşılmazlığa taşır. Günümüzde birçok tezadı bir bünyede barındırabilme hakkına
en çok sahip olan yaşam formu bu tip sanatçılardır gibi gözüküyor. Bu süslü
anlaşılmazlık aslında yaptıkları sanat eserlerinin tabanında da mevcut değil
mi?
Cesaretli
gençlerin, bu sanatçıların sergilerinde dolaşırken, “sanat bunun neresinde?”
sorusu karşısında, “sanattan anlamıyorsun” yaftası yedirilerek ezilmeleri hali,
çok sık duyduğum ve okuduğum bir durum. İşin enteresanı, cesaretli genç gibi
karşı karşıya kaldığı işten hiçbir şey anlamayanların gence bu yaftayı
yapıştırmaları. Kıssadan hisse her zaman sevilmiş bir gurur kaynağı tipi
olmuştur.
Sanatçıların en vurucu yanları olan
görünümleri için harcadıkları maddi ve manevi mesainin meyvesi de bir o kadar
gariptir. Moda’nın kirli sokaklarından fırlayıp üstün anlayışlı bu insanların
üzerlerine yapışarak onları yücelten giyim tarzları ve cool olduğu kadar da
ciddi ve itici duruşları… Eskiden, benim zamanımda bunu soru sorulmasından
çekinen kişiler bir çeşit “geri dur” önlemi olarak kullanırlardı. Çünkü cevabı
verilemeyecek her soru öğrenmeye çalıştıkları sanat piyasasında onları zor ve
küçültücü bir duruma düşürürdü. Bu günlerde ise bu “geri dur” uyarısı, sınıf
ayrımının en ezici “geri çekil, haddini bil!” uyarısı olmuş. Çağdaş sanatçılar,
kültür adamları, sizler ve bizler. Ne kadar garip ayrıştırılmış bir kalabalık.
Peki,
bu kendinden emin ciddiyeti kişinin kendi üzerinde hak görmesini sağlayan
nedir? Bu büyük sanatçılar ne yapıyorlar da bizleri kendilerinden çok farklı
bir yerde tutmayı kendilerine hak görüyor, ve her fırsatta bunu dile
getiriyorlar ya da farklı şekilde ortaya çıkartmaktan büyük haz duyuyorlar?
Aramızdaki
en büyük fark sanatçı olmak ya da halk olmak farkı öyle değil mi? Benim ve
atalarımın zamanında sanatçı değil, zanaatçı eser üreten kişiydi. Eseri yani
geleneksel eseri şöyle tanımlarsak hata yapmış olmayız sanırım: “Biçimsel uyum,
zanaat ve teknikte ustalık, düzen ile karmaşa arasındaki dengeli ilişki ve bunların
bir kompozisyon içine entegre edilmesi.” Sanatçı ise bundan bir adım ilerde,
daha önce eşine rastlanmamıştık duygusu uyandıran, yeni üslupta, yeni teknikte
ya da yukarıdaki tanımı katletmeden yeni bir şey içeren herhangi bir eser ortaya
çıkartandır. Yani babacan sanatçılarımız ile aramızdaki en temel fark ikinci sırada
gelen yenilikçi olan satırlar.
Mevcut
anlayışta, ülkemizdeki yaşayan sanatçı sayısını hesaplayacak olursak sanat
tarihine girmiş tüm sanatçıların sayısının kaç kere solda bırakır bilmiyorum.
Ne var ki bu kadar çok yenilik, bu kadar çok güçlü iş ne zaman çıkartıldı,
maalesef bunu da bilmiyorum… Bu durumda yukarıda sanatçı ve zanaatçi arasındaki
farkın anlatıldığı satırlara Ortaçağ savaşçılarının sahip olabileceği bir
cesaret ile saldıracak çok kişi çıkacaktır eminim.
Rahmetli arkadaşım Schönberg’in sözünü
hatırlatmak istiyorum, “Yeni sanattan söz etmek gerekmez, sözü edilen sanat ise
zaten yenidir” Toprağı bol olsun, ona sonuna kadar katılıyorum. Eğer yaptığınız
iş ile sanatçı olarak anılacaksanız bunu göz ardı etmeniz, bu gün sizin gibi
canlı olmayan, ne var ki ismi her zaman anılacak olanlarca da kabul
edilmeyecektir. Her neyse, yaptığınız iş tanıma uymuyorsa, zanaatçısınız ve
ayıbı yok. Eğer bu yaşlı adamı dikkate alıyorsanız en az sanatçılar kadar saygı
duyarım zanaatçılara.
Yaratım
süreci arkadaşlarım… Yeni bir şey yaratım süreci. 100. Yaşıma girmeme bir gün
kala şunu düşünüyorum. Bizler, ne yaratırsak yaratalım, zaten Tanrı’nın
binlerce (bazıları milyar diyor, hadi neyse onlara karışmıyorum, kıyam günü
şüphesiz görüşürüz.) yıl önce yaratıp bitirdiği işleri taklit etmekten başka ne
yapıyoruz? Var olanı dönemine göre en gerçekçi şekilde (Akademizm), bir dönem
sonra da göze en hoş görülür şekilde (özellikle Modern Sanat akımları ve
eğilimleri) taklit edebiliyor olmanın neyi ile gurur duyar aklıselim bir insan?
Evet, konumuz deliliğe övgü…
Bir
ressam olarak hayatım boyunca ürettiğim eserler doğadan, insandan ve çevremizin
dışında neydi? Soyut resimler, dışavurumun türlü halleri, Kübizm, Orfizm ya da
ne isterseniz, bunları temel şemalara böldüğünüzde, aynadaki suyun yansımadan,
kelebeğin kanadındaki motiften, ya da mikroskop altındaki maddenin
sınırsızlaşmaya başlayan görüntüsünden ne kadar uzağa düşürebilirim? Hiç uzağa
değil… Yineliyorum, Yapılan hiçbir resim, hepimizin Yaratıcısı olanın
yarattıklarını tertipleyip bir düzen içinde dizdiğimiz (dizayn diyebilirsiniz)
işlerden başka bir şey değil. Taklit edebildiği için delice bir kibre kapılan
yüce sanatçılar, sizin için son günlerde revaçta olan sanat terapisi tedavisi
eminim iş yapmayacaktır, ama yine de yaşlı bir adamdan küçük bir çağrışım
paketi olsun.
Yenilikler
dedim, iyi hatırlayın, Massacio’nun perspektifi, Da Vinci’nin Sfumatosu,
Rahmetli arkadaşım Signac’ın, kimyacı arkadaşlarından öğrendikleri ile
Divizyonist fırça vuruşlarına kadar hepsi yenilikti ve zaten doğada mevcuttu.
Siz ve biz onlara sanatçı dedik. (biraz da ben ayrımcılık yapayım, ana akımın
büyük kısmını oluşturan sapkın kısmı dışında, çünkü saydığım bu isimler onları
pek ilgilendirmiyor, onları fosil olarak görüyorlar. Ama yaptıkları işler
genellikle 3. Sınıf kopyalarından da ileri gidemiyor).
Ressam
olduğum için resimden örnek verdim, bu örneğimi her sanat dalı üzerine bir çamur
gibi atabilirsiniz… Ya da su gibi, öyle ki makyajı aksın ve altındaki gerçek
ortaya çıksın.
Amerikan
edebiyatının en önemli isimlerinden William Saroyan, ölümünden sonra yazım
tekniği dünya edebiyat tarihine Saroyanesque olarak kazınan arkadaşım, “benim
konum insandır” derdi. Yani edebiyatçı da diğerleri, diğerleri de edebiyatçı
gibi konusunu yaratılanlardan alıyor.
Ben
sizin için yaşlı ve uzun konuşan, belki sıkıcı biriyim, tahmin edebiliyorum,
ama lütfen biraz daha sabredin de size sanatçının geçmişten geldiğini
düşündüğüm travmasını kısaca hatırlatayım. Bunu yine günümüz yüce sanatçılarına
bağlayacağım.
Antik
Mısır sanatını icra edenlerin köleden farksız çalışma tempolarından, Antik
Yunan’da korunma altına alınmasına gerek görülecek durumda olan zanaatçı ve
sanatçılar… En travmatik olanlarından bir diğeri de Roma dönemindeki sanatçı ve
zanaatçıların alt zümreden Roma vatandaşı sayılması. Rönesans’ta ise tüm
dehalarına rağmen parası çok olan, sizin bu gün “kıro” diye tabir ettiğiniz ruhaniyette
olduğunu düşündüğüm zengin adamların ve despot din adamların emrindeki kişiler
olduğunu hatırlayın.
İşte
o günlerde maruz kaldıkları tavır, belki onları “zor insanlar” haline getirmiş
olabilir, böylece etraf taraf ile olan diyaloglarını istedikleri seviyede
tutabilmek için gösterdikleri bir etkinin meyvesini yemiş oluyorlardı. Bu onlar
için önemli bir kontrol aracı. Onlara hak verebilirim hiç şüphesiz. Ama o
günlerden bu günlere benim yaşımın kaç misli vakit geçti ve dünya değişti. Sanatçı
artık saygı görüyor. Buna rağmen garip bir sarhoşluk halinde.
Günümüzde
gerçek sanatçılar, sanatçı olmayıp, vasat bir zanaatçı bile olmayı
başaramayacak adamların suni parıltısının gölgesin çekilmiş, zürriyet sayılacak
çıraklara feyz olamayacak şekilde ziyan oluyor. Bunları bir kenara bırakıyorum.
Parıl parıl parlayan günümüz sanatçılarını TV’de her gördüğümde, tutundukları
tavrın özüne, gerçek sanatçının ziyan olduğu karanlıktan daha da vahim
durumdaki psikolojilerine dönüyorum.
Özünde,
kendilerine güvensizliğin ördüğü, medya ile delinmez hale getirilen hastalıklı
zırhın varlığı yok mu… Herakles’i öldüren gömlek geliyor aklıma. Bir gün o
gömleği mutlaka bu sanatçılarımıza da birisi, birisi değilse bile zaman
giyindirecektir. (Ne var ki Schönberg ve
diğerleri asla ölmezler)
Eğer
katılıyorsanız, sanatçının aslında etkili ve daha önce herhangi bir insan
tarafından denenmemiş ne var ki evrende mevcut var oluş hallerini işleri ile
ortaya çıkartabilen kopyacılar olduğunu anlattım. Aklıselim sanatçı
arkadaşlarım Yüce Yaradan’ın işlerinden feyz aldıkça Onu yücelttiler.
Çağdaş
ve sapkın kesime ait olan parlak sanatçılar ise, benim arkadaşım olan
sanatçıları kopyaladıkça kendinden geçip kendilerini ilah sanmaya başladılar.
Durumun vahameti dehşetengiz.
Bu
insanlar, gözlerimi yoran TV’de oldukça, sanatçılık, Batılı ülkelerdeki
toplumların ulaştıkları saygınlığa erişemeyecek. Gençlerin sanata teşvik
edilmesi bu yolda olduğu sürece de yeni sanatçılar kuvvetle muhtemel onların
gölgelerinde ya onlar gibi parlak sanatçılar olacaklar ya da o gölgenin
varlığında ziyan olan gerçek potansiyel sahipleri olacaklar. Ziyan olan kesimin
yaptıkları işler, yenidünya sanatçılarının yıllardır şekillendirdiği
gözler(halk) tarafından seçilemeyecek, ana akım cilacı sanatçıların eseri ile
şekillenip gidecek…
Bir
de tüm bu durumdan büyük paralar kazanan ve cilacı sanatçıları daha yükseklere
taşıyan bir kesim var. Çağdaş sanat tacirleri… Özellikle de sonradan parayı
tecrübe eden dişi tacirlerin, en ufak şeylere ters oranda, rahatsızlık verici
kahkahalar ile karşılık vermeleri, zengin erkekler için tablolardan daha önemli
cilveli ruhaniyet… Sanki bu sanatı ölümsüz kılmak için çalışan misyonerler...
Her
neyse, bu yazıyı daha karanlık bir tablo haline getirmeden, Dante’nin şu
sözleri ile noktalıyorum:
“
Ey akıl gözleri kapanmış, gerisin geri giden, kendini beğenmiş, bahtsız
Hristiyanlar,
Hiçbir şeye bürünmeden adalete kanat çırpan
melek kelebeğini oluşturmak için kozadan çıkan tırtıllar olduğumuzu görmüyor
musunuz?
Niye yükseklerde uçuyor ruhunuz? Gelişmesi bitmemiş tırtıllar gibi kusurlu böcekler
olduğunuzu bilmiyor musunuz?”
05.02.2014
Baykar Demir
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder