26 Ekim 2014 Pazar

Sanat Eksikliği ve Mimari

            Nedir eksiğimiz? Neden sanatı sevmek, eserlerin hayatımıza getirebileceği müspet etkileri görmek bile istemez, genel olarak sadece kulağa hoş gelen müziği dinlemekten ibaret şekilde sanat anlayışımızı kadrajlarız? Müzik dışındaki sanat dallarından bihaber oluşumuz, haberdar olsak da onları genellikle anlamıyor oluşumuzun sebebi ne olabilir?
            Antik çağda sanat sayılan, en yüce uğraşlardan biri olan felsefeye bu gün “felsefe yapma bana!”, ardından gelen dönemlerde düz yazının kullanılır olması ile milyonlarca insana akıl fikir aşılamayı bunun yanında da estetik duygularını okşamayı başaran edebiyata ise “edebiyat parçalama!” der olduk?
            Başta eğitim politikaları olmak üzere şüphesiz birçok sebep sayabiliriz güzel ülkemiz için. Konuyu mimari ile daraltıp sebepleri saymaya çalışırken, bir yandan da bunların yokluğunda nelerden mahrum kaldığımızı hatırlatmaya çalışacağım.
            Giriş için mimarlığı ele almakta fayda görüyorum. Sanıyorum insanlardaki estetik duygusunu en hızlı ve sürekli uyaran sanat dallarından biridir. Sürekli dememin sebebi ise, mimarinin hayatımızın büyük kısmının geçtiği kamuya açık alanların görüş sınırlarını belirlemesidir. Yürürken gözlerimiz ne kadar açık olmak zorundaysa o kadar çok görürüz onları. Veya evimizin balkonundan dışarı baktığımızda gördüğümüz şey genellikle budur. Sanıyorum hiç birimiz evimizin camından dışarı bakarken zevksiz şekilde ortaya çıkartılmış evlerin yan yana dizildiği bir betonarme manzaraya bakmayı tercih etmeyiz…
            İstanbul’u düşünelim. Şehir planlamasının oldukça başarısız, mimari eserlerin ise bu planlama üzerine inşa edilmeye çalışıldığı bir şehir. Yoruma açık olabilir, fakat çoğu insanın söylediği gibi büyük bir kısmı zevksizlik abidesi haline getirilmiş bir şehir. Peki ya bu şehir Roma gibi olsaydı? Roma’nın güzel taraflarını övmek üzere bu onu uzun uzun anlatmayacağım. Sadece şunu göstermeye çalışacağım; Roma’nın sokaklarında, onun meydanlarında yaşayan insanların sanat niteliği taşıyan plastik eserlere gözlerinin doyması, zaman zaman onların estetik değerleri üzerine atalarının yaptığı gibi tartışmaları halktaki pasif gelişen sanat zevkini nasıl da bizden farklı bir noktaya taşır…
            İyi planlanmış bu şehrin koca koca meydanlarının ve sayısız muhteşem heykeller ile donatıldığını hatırlayın. Halkın sanat zevkinin fazla çaba harcamadan, doğrudan ne seviyeye geleceği aşikârdır. Yukarda söz ettiğim gibi bunların üzerine konuşmaları ise en başta estetik ve sanat tarihi bilgileri konusunda zevkle yapılmış bir bilgi alışverişi getirecektir. Oysa biz bu sanat konuşmalarını henüz okullarımızda bile başarı ile gerçekleştiremiyoruz.
Bize dönelim. Genel olarak sanatı, bazı dallardan bir araya getirilmiş bir harç gibi düşünürsek, Cumhuriyetten beri, sanat harcının içinde 1 malzeme eksiktir. Bu, dünya genelinde kullanılan sanat harcının sağlamlığı ile kıyaslanırsa dramatik bir fark sayılabilir. Sanat strüktürümüz pek de sağlam sayılmayacak bir harç ile mi desteklendi o zaman? Buna doğrudan cevap vermeyeceğim.
Doğrudan yanıtlamayı tercih etmediğim cevaptan daha önemlisi harçtaki eksik olan malzeme. Bu, Antik Mısırdan bu yana gelişerek yükselen heykel sanatıdır. Plastik sanatlardaki temel taşlardan biri sayılabilecek heykel, son 70-80 yıldır etkili sayılabilecek şekilde hayatımızda. Oysa sanat konusunda yolunu almış ülkelerde binlerce yıldır bunun üzerine geniş şekilde çalışmış. Bu çalışma anatomi bilgisinden, denge anlayışına oradan da estetik kuramlarına kadar plastik sanatların geneline yön vererek mimarinin ve şehir planlamasının önemli bir parçası haline gelmiştir. Sadece son cümle bile kültür sanat tarihinde ne kadar büyük bir gelişme ve mikro-sosyal hayat mercek altına tutulduğunda büyük önem taşır. Ne var ki bu bizi farklı bir limana götürür, bu yüzden, şimdilik heykel konusunu daha fazla genişletmek istemiyorum.
Ümitsizliğe mi kapılmalı emin değilim. Bir şey daha eklemek istiyorum. Sanatın beslendiği en önemli nokta; başöğretmeninin doğa olduğunu savunan çok sanatçı vardır. Peki, sanat yapmaya çalışan çağdaşlarımız doğayı ne kadar deneyimleyebiliyor? Lübnan sedirlerinden daha uzun, zevksizlik abidemizin baş tacı olan betonarme binaların varlığında gökyüzünü bile görmek zorken demin kabul gördüğünü söylediğim öğretmenin bu şehirde pek yaşayacak yeri yok, ne yeşil ne de mavi; genellikle çarpık gri rengin hâkimiyetinde başöğretmen. Daha da kötüsü sanatın beslendiği can damarlarından bir diğeri de sanat. Yani, “sanat sanattan beslenir” durumu. Bu şartlar altında ne kadar sanat eseri çıkartabiliyoruz ki gelecek nesil sanatçılar için ümitli bir duruşumuz olsun? Plastik sanatların diğer dallarında olduğu gibi Batı sempatisi altında 50-60 sene geriden takibe devam etmek üzücü şekilde plastik sanatların müstakbel mevcudiyetinin en garanti ve sevilecek yolu. Belki de geçmişte Ar dergisinin ecnebi sanatçılara karşı olan coşkulu inkârı ile hayalperest bir ümit beslemeli…
            Şu ana kadar halkı en basit yoldan en sık ve en başarılı şekilde etkileyebilecek sanat dalı olan mimarlığın etkisinden söz etmeye çalıştım. Bunun düzgün çalıştığı yer olarak da kısaca Roma’yı örnek olarak göstermeyi denedim. Halkın görsel zevki güçlü hale gelmiş ve sanattan anlar insanlardan oluşması ne işimize yarar peki?
            Şöyle düşünüyorum, birçok güzel şarkı dinlemiş insan grubu düşünelim. Kendi aralarındaki sohbetlerde dinlemiş oldukları müzisyenler hakkında yaptıkları tartışmalarda ya da bilgi paylaşımlarında, kendilerini daha iyi ifade edebilmek, zevklerini daha çevreli tanıtabilmek için mukayese yapmayı öğreneceklerdir. Mukayese ise sorgulamayı getirecek otomatik olarak. Bir beste neden diğerine göre daha kuvvetli ya da hangi açıdan daha vurucu. Aklımıza birçok mukayese sorusu getirebiliriz bu konuda.
            Bunu daha iyi ifade edebilmek için çok sevdiğimiz, militanı haline geldiğimiz futbola bakmak belki daha yararlı olur. İyi bir maç yorumcusu olmak için çok maç seyredip bu işin tarihini ve güncelini iyi kötü bilmek zorunda oluruz. Bilmek… Tarihini sanat ile kıyaslanınca pek geriye gitmeyen futbolu bile araştırmak durumunda kalıyorken sanat araştırması bize, bilim, felsefe, sosyoloji, dinler tarihi ve birçok sosyal ve sayısal konunun kapılarını aralayacak otomatik olarak. Hem de bunları en az futboldan aldığımız haz kadar; zamanla, ihtiyaç duyulacak, olmazsa olmaz bir haz alma kaynağı vasfıyla yapacak. Bu araştırmalar ise yanında bilgiyi ve diyalektiği getirecektir; bu gün az bulunan şeylerden olan.
            Yazıya başlarken “Nedir eksiğimiz?” diye sormuştum. Sadece 1 eksikten söz etmeye çalıştım. Bunun yanına plastik ve sahne sanatlarının diğerlerini ekleyecek olursak ortaya vahim bir tablo çıkacaktır. Bu tabloyu yakın bir zamanda anlatarak çizme niyetindeyim.
            Evden işe gitmenin bile ömür törpüsü olduğu “güzel” İstanbul’umuzda, zevkle galeri ve müze gezmek, hafta içleri işten sonra sinemaya ya da tiyatroya gitmek… Bunlar otuz sene öncesinin İstanbulluları için biraz daha muhtemel, fakat şimdinin İstanbulluları için sadece küçük ve kemikleşmiş bir zümreye ait zevkler… Yokluğunda ziyan olunmuş kültür sanat etkinliklerinin halk üzerindeki müspet etkisi ve yokluğunun nedeni ise geleceğin sosyolog ve antropologları için bir çeşit kültürel kıyamet olarak adlandırılabilir.

25.03.14