Günümüzde,
oyuncuların operada müzik icra edenlerin ve çeşitli yetenekleri normal
insanlara göre hatırı sayılır ölçüde ileri olan insanların, medyada sanatçı
olarak lanse edildikleri sıkça gördüğümüz; maalesef alıştığımız bir durum.
Yukarıda
söz ettiğimiz oyuncu ve operacıyı mercek altına alıp onların yaptıkları işleri
tanımlamaya çalıştığımızda ne görüyoruz? Oyuncu, bir oyun yazarı tarafından
incelik ile yazılmış oyunu canlandıran, gerek ses tonu gerek mimik kullanma
bilgisi ve diğer becerileri, özet ile yorumu ile iyi ya da kötü işler
çıkartabilecek kişi oluyor. Operada müzik icra eden insanı aynı şekilde mercek
altına aldığımızda, bir bestekârın yazmış olduğu eserin partisyonlarını, hakimi
oldukları enstürmanda (buna vokal de dahil olmak üzere) icra eden kişi oluyor.
Oyunculukta
ve müzisyenlikte, kişinin beceri yelpazesinde birçok teknik konu ve bu
konularda başarı seviyesi mevcut. Bunla birlikte, bu başarı seviyeleri ve
teknik konuların kendi içindeki uyumluluğu, icracının diğerlerine göre olan
üstünlüğünü ortaya konulabiliyor ve icracılar arasında bir değerlendirme
yapılabiliniyor.
Büyük
bir kısmımızın medyadan alıştığı üzere sanatçı olmak bu ise peki bu
sanatçıların canlandırdıkları eserleri yazanlar, besteci ve oyun yazarlarını
nasıl sıfatlandırmalıyız? Onlar da icracılar gibi birer sanatçı mı? Yoksa
fazladan yaptıkları bir şey var, ve bu fazladan yapılan iş için faklı bir
sıfatı mı hak ediyorlar?
Öyle
ise şöyle düşünmeyi deneyelim. Birinin yokluğunda bir diğeri var
olamıyorsa, zanaat ve sanatı ayırmak
faydalı olabilir. Öyle ki, eğer besteci olmasaydı, farz-ı misal operadaki koca
bir topluluk 9. Senfoniyi çalamayacaktı. İcracı topluluğun yaptığı işi üzerine
bina ettiği temel, yazılmış eserdir, ve bu durumda 9. Senfonidir. Operadaki
topluluk önüne koyulan her nota kitabı ile bunu yapabilir, ama ya nota kitabı
olmazsa? Ortada hiç bir şey yokken icracı topluluk arasındaki müzisyenlerden
kaçı bir bestenin tüm partisyonlarını yazabilir? Notaları bir araya getirip,
hayal gücü, geniş bilgisi ve insanın estetik duygusuna hitap edebilecek işler
çıkartabilecek ruh hali ile 9. Senfoni gibi bir kompozisyonu ortaya çıkartabilir?
Gördüğüm kadarı ile bu nota okuyup yorumlamaktan tamamen farklı bir iş,
yaratıcılık ve farklı yetenekler gerektiriyor.
Benzer
şekilde, yazılmış bir oyun yoksa, oyuncunun hâkim olduğu mimikler, fonetik
bilgisi ya da jestleri ne işe yarar? Sistematik şekilde yazılmış, bir olay örgüsü
olan güçlü bir kompozisyon ile birçok mesaj veren, insanlara estetiğin zevkini
verebilip aynı anda bir mesaj ileterek bazı şeyler öğretebilir mi? Tüm bunlar,
oyuncunun ya da özgün bir işi yorumlayan ya da benzerini yapan herhangi bir
sanat dalının icracısı ile doğrudan ilgili değil...
Eser
yazarları, yazdıkları eserin her detayını dehası ile ince eleyip sık dokurken,
yazdığı tarihte ve gelecekte o eseri icra edecek birçok icracını çalışacağı
metni, icra ederken gireceği fiziksel ve ruhsal hali şekillendirmiş olur. Tüm
bunu boş bir kâğıdın üzerine yazdıkları ile yapmaya muktedir olan kişiyi
sanatçı olarak tanımlamak, kâğıdın üzerindekileri en iyi şekilde icra edenleri
de zanaatçı olarak tanımlayarak ayırmakta bir problem olduğunu sanmıyorum. Hatta
Sezar’ın hakkını Sezar’a vermiş olacağımızı sanıyorum.
Ne
var ki kâğıt üzerindeki eseri icra eden herkesi zanaatçı olarak adlandırmak
komik olurdu. Zanaatçının hâkim olduğu konudaki becerisi ile izleyiciyi
etkilemesini beklemek yerinde olur. Ustalık, defalarca farklı insanlar
tarafından aynısı yapılmış bir eserdeki özel parıltı ile ortaya çıkabilir.
Benzer
şekilde daha önce eşine rastlanmamış gibi gözüken her eseri ortaya çıkartan
kişiyi sanatçı olarak adlandırmak da komik olurdu. Sanatın, onu izleyen kişi
üzerinde en azından yaratıcısının ön gördüğü etkiyi yaratabilmesi gerekir.
Bunun yanı sıra özgünlüğünün sağlam temeller üzerine oturtulabilmesi, yapılan
işin sanat tarihi üzerine entegre edilebilecek niteliklere sahip olmasını
beklemek yerinde olur. Aksi takdirde her doğaçlama sanat kabul edilebilirdi.
Plastik
sanatlarda Modernizm ile, özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’daki
birçok sanatçı tarafından büyük coşku ile üretilmiş sanat eserlerini, bu gün
hala ısrar ile benzerini üretip sergilere hatta Bienallere sokabilen
“sanatçıların”, ne kadar sanatçı olduğu konusunda düşünmekte fayda var. Özgün
olmaktan uzak olduğu gibi sanata yenilik getirmedikleri için yukarıda söz
ettiğimiz zanaatkârlardan çok da bir farkları olmadığını düşünebiliriz.
Zanaatçıların
değil, gerçekten bir şey üretmeye çalışan sanatçıların adaptasyondan sadece çok
az uzak, fakat sanatlı kabul edilen işleri ile süper sanatçılar ürettiğimiz ve
sattığımız sürece, “sanatçının” “sanatını”
her açıdan beslemiş olup bu kurak devamlılığı desteklemiş oluyoruz. Peki, bu kurak
devamlılık devam ettiği sürece halkın gözündeki sanatçı imgesinin saygınlığı
nereye doğru gidecek? Düşünülmesi gerek birçok boyuttan bir diğeri de bu olsa
gerek.
Adaptasyondan
daha da vahim bir durum, uzun zamandan beri televizyonda gözüken, özellikle de
popüler kültür haline getirilmeye çalışılan birçok eğlence, hatta otellerdeki
animasyonlar ile yan yana getirilmesinde işin sanatlılığı konusunda problem
yaratmayacak icralara “Sanat-Sanatçı” denilmesi, televizyon ile büyüyen nesilin
gözündeki sanatçı imgesinin saygınlığını olması gerekten çok farklı bir yere
taşımış ol(du)abilir.
Bu
bağlamda yıllarca sanatçı olarak lanse edilen birçok insanın ancak basit, hatta
çırak seviyesinde zanaatçılar olduğunu hazmetmek ne kadar kolay olur
bilmiyorum. Ama bildiğim şey şu ki, sanatçıya(Sezar’a) verilmesi gereken
değerin ülkemizde yeniden hatırlanıp gerçek sanatçıların tespit edilmesi
konusundaki tembellik baki kaldıkça, kültür ve sanatın uluslar üzerindeki
müspet etkisinden yüz yıllardır tam anlamıyla istifade edemediğimiz gibi, sanat
ile ilgilenenleri garip olduğu kadar boş işler ile iştirak eden adamlar olarak
görmeye devam edeceğimiz kuvvet ile muhtemeldir. Bu ise sanata teşfik ağacına
bir atılmış okkalı bir taş olarak sanatçı çıkarma oranımızı doğrudan
etkileyecek. (07.11.2013)
Baykar
Demir