24 Nisan 2014 Perşembe

Sanat ve Zanaat



Günümüzde, oyuncuların operada müzik icra edenlerin ve çeşitli yetenekleri normal insanlara göre hatırı sayılır ölçüde ileri olan insanların, medyada sanatçı olarak lanse edildikleri sıkça gördüğümüz; maalesef alıştığımız bir durum.
Yukarıda söz ettiğimiz oyuncu ve operacıyı mercek altına alıp onların yaptıkları işleri tanımlamaya çalıştığımızda ne görüyoruz? Oyuncu, bir oyun yazarı tarafından incelik ile yazılmış oyunu canlandıran, gerek ses tonu gerek mimik kullanma bilgisi ve diğer becerileri, özet ile yorumu ile iyi ya da kötü işler çıkartabilecek kişi oluyor. Operada müzik icra eden insanı aynı şekilde mercek altına aldığımızda, bir bestekârın yazmış olduğu eserin partisyonlarını, hakimi oldukları enstürmanda (buna vokal de dahil olmak üzere) icra eden kişi oluyor.
Oyunculukta ve müzisyenlikte, kişinin beceri yelpazesinde birçok teknik konu ve bu konularda başarı seviyesi mevcut. Bunla birlikte, bu başarı seviyeleri ve teknik konuların kendi içindeki uyumluluğu, icracının diğerlerine göre olan üstünlüğünü ortaya konulabiliyor ve icracılar arasında bir değerlendirme yapılabiliniyor.
Büyük bir kısmımızın medyadan alıştığı üzere sanatçı olmak bu ise peki bu sanatçıların canlandırdıkları eserleri yazanlar, besteci ve oyun yazarlarını nasıl sıfatlandırmalıyız? Onlar da icracılar gibi birer sanatçı mı? Yoksa fazladan yaptıkları bir şey var, ve bu fazladan yapılan iş için faklı bir sıfatı mı hak ediyorlar?
Öyle ise şöyle düşünmeyi deneyelim. Birinin yokluğunda bir diğeri var olamıyorsa,  zanaat ve sanatı ayırmak faydalı olabilir. Öyle ki, eğer besteci olmasaydı, farz-ı misal operadaki koca bir topluluk 9. Senfoniyi çalamayacaktı. İcracı topluluğun yaptığı işi üzerine bina ettiği temel, yazılmış eserdir, ve bu durumda 9. Senfonidir. Operadaki topluluk önüne koyulan her nota kitabı ile bunu yapabilir, ama ya nota kitabı olmazsa? Ortada hiç bir şey yokken icracı topluluk arasındaki müzisyenlerden kaçı bir bestenin tüm partisyonlarını yazabilir? Notaları bir araya getirip, hayal gücü, geniş bilgisi ve insanın estetik duygusuna hitap edebilecek işler çıkartabilecek ruh hali ile 9. Senfoni gibi bir kompozisyonu ortaya çıkartabilir? Gördüğüm kadarı ile bu nota okuyup yorumlamaktan tamamen farklı bir iş, yaratıcılık ve farklı yetenekler gerektiriyor.
Benzer şekilde, yazılmış bir oyun yoksa, oyuncunun hâkim olduğu mimikler, fonetik bilgisi ya da jestleri ne işe yarar? Sistematik şekilde yazılmış, bir olay örgüsü olan güçlü bir kompozisyon ile birçok mesaj veren, insanlara estetiğin zevkini verebilip aynı anda bir mesaj ileterek bazı şeyler öğretebilir mi? Tüm bunlar, oyuncunun ya da özgün bir işi yorumlayan ya da benzerini yapan herhangi bir sanat dalının icracısı ile doğrudan ilgili değil...
Eser yazarları, yazdıkları eserin her detayını dehası ile ince eleyip sık dokurken, yazdığı tarihte ve gelecekte o eseri icra edecek birçok icracını çalışacağı metni, icra ederken gireceği fiziksel ve ruhsal hali şekillendirmiş olur. Tüm bunu boş bir kâğıdın üzerine yazdıkları ile yapmaya muktedir olan kişiyi sanatçı olarak tanımlamak, kâğıdın üzerindekileri en iyi şekilde icra edenleri de zanaatçı olarak tanımlayarak ayırmakta bir problem olduğunu sanmıyorum. Hatta Sezar’ın hakkını Sezar’a vermiş olacağımızı sanıyorum.
Ne var ki kâğıt üzerindeki eseri icra eden herkesi zanaatçı olarak adlandırmak komik olurdu. Zanaatçının hâkim olduğu konudaki becerisi ile izleyiciyi etkilemesini beklemek yerinde olur. Ustalık, defalarca farklı insanlar tarafından aynısı yapılmış bir eserdeki özel parıltı ile ortaya çıkabilir.
Benzer şekilde daha önce eşine rastlanmamış gibi gözüken her eseri ortaya çıkartan kişiyi sanatçı olarak adlandırmak da komik olurdu. Sanatın, onu izleyen kişi üzerinde en azından yaratıcısının ön gördüğü etkiyi yaratabilmesi gerekir. Bunun yanı sıra özgünlüğünün sağlam temeller üzerine oturtulabilmesi, yapılan işin sanat tarihi üzerine entegre edilebilecek niteliklere sahip olmasını beklemek yerinde olur. Aksi takdirde her doğaçlama sanat kabul edilebilirdi.
Plastik sanatlarda Modernizm ile, özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’daki birçok sanatçı tarafından büyük coşku ile üretilmiş sanat eserlerini, bu gün hala ısrar ile benzerini üretip sergilere hatta Bienallere sokabilen “sanatçıların”, ne kadar sanatçı olduğu konusunda düşünmekte fayda var. Özgün olmaktan uzak olduğu gibi sanata yenilik getirmedikleri için yukarıda söz ettiğimiz zanaatkârlardan çok da bir farkları olmadığını düşünebiliriz.
Zanaatçıların değil, gerçekten bir şey üretmeye çalışan sanatçıların adaptasyondan sadece çok az uzak, fakat sanatlı kabul edilen işleri ile süper sanatçılar ürettiğimiz ve sattığımız sürece, “sanatçının”  “sanatını” her açıdan beslemiş olup bu kurak devamlılığı desteklemiş oluyoruz. Peki, bu kurak devamlılık devam ettiği sürece halkın gözündeki sanatçı imgesinin saygınlığı nereye doğru gidecek? Düşünülmesi gerek birçok boyuttan bir diğeri de bu olsa gerek.
Adaptasyondan daha da vahim bir durum, uzun zamandan beri televizyonda gözüken, özellikle de popüler kültür haline getirilmeye çalışılan birçok eğlence, hatta otellerdeki animasyonlar ile yan yana getirilmesinde işin sanatlılığı konusunda problem yaratmayacak icralara “Sanat-Sanatçı” denilmesi, televizyon ile büyüyen nesilin gözündeki sanatçı imgesinin saygınlığını olması gerekten çok farklı bir yere taşımış ol(du)abilir.
Bu bağlamda yıllarca sanatçı olarak lanse edilen birçok insanın ancak basit, hatta çırak seviyesinde zanaatçılar olduğunu hazmetmek ne kadar kolay olur bilmiyorum. Ama bildiğim şey şu ki, sanatçıya(Sezar’a) verilmesi gereken değerin ülkemizde yeniden hatırlanıp gerçek sanatçıların tespit edilmesi konusundaki tembellik baki kaldıkça, kültür ve sanatın uluslar üzerindeki müspet etkisinden yüz yıllardır tam anlamıyla istifade edemediğimiz gibi, sanat ile ilgilenenleri garip olduğu kadar boş işler ile iştirak eden adamlar olarak görmeye devam edeceğimiz kuvvet ile muhtemeldir. Bu ise sanata teşfik ağacına bir atılmış okkalı bir taş olarak sanatçı çıkarma oranımızı doğrudan etkileyecek. (07.11.2013)

Baykar Demir